Zülfü ve şoför babası

Gönderi Zamanı: 20 Haziran 2015 06:45 Okunma Sayısı:683 Kategori: Köşe Yazıları

Babalar günü için yazılan anlamlı bir öykü.

Milenyum yıllarının başı… 2001’in Ocak ayı… Takvim yapraklarında “Ocak 23” yazılı. Günlerden ise salı… Soğuk havalar tüm Anadolu’yu kuşattığı gibi bu küçük kasabayı da etkisi altına almıştı. Büyük çoğunluğu tek kattan inşa edilmiş evlerin bacalarında hararetli bir durum hâkimdi. Her birinde siyah kömürün bir alev parçasına yenik düştüğü ilan ediliyordu. Gökyüzünde ise siyahımsı bir bulutun güneşi engellemek için uğraş verdiği görülüyordu.

Zülfü, o sabah erkenden uyanmış, mavi önlüğünü üzerine bir çırpıda geçirmiş, annesinin soba üzerinde ısıttığı ekmekleri, bağdaş kurarak oturduğu sofra başında beklemeye başlamıştı. Çapaklı gözlerini ovaladığı esnada, iki dilim ekmekten yükselen mistik bir koku odanın dört köşesine sinmişti. Çok geçmeden Zülfü’nün annesi Seviye Hanım, ısınmış ekmeklerle sofra başına oturdu. Seviye Hanım’ın yüz çizgilerinde tam bir Anadolu kadınının temiz ve iyiliksever yanlarını görmeniz mümkün idi. Her sabah gün doğmadan uyanır, namazını eda eder ve hemen kahvaltı hazırlıklarına başlardı. Zülfüsünü kahvaltı yapmadan evden çıkarmamak için sanki ant içmişti.

Zülfü, ısınmış ekmeğin üzerine biraz tereyağı birazda pul biber serpiştirdi. Annesi Seviye Hanımda sobanın üzerindeki çaydanlığa uzanıp, Zülfüsüne demli bir çay koydu. Tereyağlı ekmeğin yanında biraz peynir biraz da yeşil zeytine hayır diyemezdi Zülfü. Her sabah aynı öğünü iştahlıca yerdi. Dolgun yanakları yemek yerken daha bir şişkin hal alıyor, allıkları daha bir belirgin hale geliyordu. Seviye Hanım ise her sabah bu manzarayı izlemekten büyük keyif duyuyordu.

Zülfü çatalıyla tabağındaki peynire bir darbe indirmişti ki, Seviye Hanım;

-Oğlum, baban gönül koyuyor sana. “Hastayım diye oğlum yanıma da uğramaz oldu artık.” deyip duruyor. Okula gitmeden yanına uğra, görün öğle git.

Zülfü, biraz sustu. Annesiyle göz göze geldi.

-Haklısın anne, diyebildi.

Çayından bir yudum aldığında, gözünün önüne babası geldi. Annesi gerçekten haklıydı. “En son babamla ne zaman aynı sofrada buluşmuştuk?” diye kendi kendine sordu. Cevabını bulamadı. Hatırlamıyordu bile. “Peki ya en son ne zaman babamla oturup sohbet etmiştik?” sorusuyla muhatap olmuştu. Cevap yine yoktu. Babasını günden güne ihmal etmişti.

Zülfü’nün babası Süleyman Bey, kolon kanseri hastalığına yakalanmış, baba mesleği olan şoförlüğü yapamaz hale gelmişti. Zülfü, kanserin kötü bir hastalık olduğunu annesinin “kanser” sözünü duyduğunda yüzünün düşmesinden anlıyordu. Ancak yinede “ne kadar kötü olabilir” diye kendi kendine durumu geçiştiriyordu.   Süleyman Bey ve Seviye Hanım, birkaç yıldır İzmir’deki üniversite hastanesine gidiyor, burada tedavi oluyordu. Aydan aya kontroller için bu şehre gidip gelmek gerekiyordu. Zülfü, anne ve babasının tedavi için İzmir’e gittiği günlerde kendinden 9 yaş büyük olan ablası Cemile ile yalnız kalıyordu.  Süleyman Bey ne zaman bu şehre gidip gelse bitkin, yorgun yarı ölü halde eve geliyordu. Zülfü, babasını ne zaman böyle görse sanki içindeki bir organının makasla kesildiğini düşünüyordu.

Bu düşünceler silsilesinden kurtulan Zülfü, saate baktı. 8’e çeyrek vardı.

-Geç kaldım anne… Babamı gelince ziyaret ederim, diyerek apar topar sofradan kalktı.

İçi kitap dolu çantasını sırtına geçirdi. Sonra hemen ayakkabılığa koştu. Yeni boyanmış pabuçlarını ayağına geçirip, “hadi anne ben kaçtım” diyerek okula doğru yol aldı. Hemen yan odada bulunan hasta babasını ziyaret etmeyi yine ihmal etmişti!

Sevinç öğretmen o gün yine çok şıktı. Beyaz gömleği, siyah eteği ve ona uygun topuklu ayakkabısıyla sınıfın bir köşesinden diğer köşesine adım atıyordu. Her adımında sınıfta “tak… tuk… tak… tuk…” sesi yankılanıyordu. Esmer yüzündeki az biraz makyaj da Sevinç Öğretmene pek yakışıyordu.  Zülfü’yü de pek severdi Sevinç Öğretmen. Sevgisini, Zülfü’nün dolgun yanaklarını avucuyla sıktırarak ifade ederdi.

Sevinç öğretmen bu çocuğun yanaklarına dayanamazdı. Ne zaman yakalasa bir yanak almadan edemezdi.

-Yerim seni Zülfü, diye de eklerdi.

Zülfü, yanaklarının sıktırılmasından mıdır yoksa utangaçlığından mıdır bilinmez, yanaklarındaki allığı her daim muhafaza ederdi. Bu yönüyle annesi Seviye Hanıma çektiği her halinden belliydi.

Sevinç Öğretmen pür dikkat kesilmiş öğrencilerine teneffüs zili çalmadan anlatacaklarının tamamını anlatma gayreti içerisindeydi.

Tam o esnada;

–Tak… tak… tak… diye hışımla çalan sınıf kapısı tüm dikkatleri alt üst etmişti. Sevinç Öğretmen, biraz kızmış olacak ki…

-Gelllllll, dedi hışımlı bir ses tonuyla.

Menteşeleri küflenmiş olan kapı cayırtı kopartarak ardına dek açıldı.

– “Aaa… Elveda Yenge” dedi sessiz bir tonla Zülfü.

Bu gelen Zülfülerin komşusu Elveda hanımdı. Ama neden gelmişti? Hem onun oğlu bu sınıfta okumuyordu. Sanki biraz canı sıkkın gibiydi. Sevinç Öğretmen’e el ederek konuşmak istedi.

Sevinç Öğretmen kapıya yanaşıp, Elveda Hanımın fısır fısır anlattıklarını dinlemeye başladı. Elveda Hanım konuşurken Sevinç Öğretmen’in yüzü asılmış, göz bebekleri ise yerinden fırlayacakmış gibi bir hal almıştı. Sevinç Öğretmen, Zülfü ile göz göze geldi. Zülfü, öğretmenini hiç böyle görmemişti.  “Acaba bir suç mu işledim” diye geçirdi aklından. Bir şey bulamadı.

Konuşma uzun sürmedi.

Sevinç Öğretmen; “Zülfü…” diyebildi takatsiz bir ses tonuyla ve ekledi;  “Oğlum hazırlan eve gidiyorsun. Annen seni bekliyormuş.”

Zülfü, biraz şaşırdı. “Neden?” der gibi baktı. Kimse bir cevap vermedi. Zülfü, babasının aldığı mavi gocuğunu giydi, sonrada sobanın yanındaki çantasını omuzlarına geçirip Elveda Hanımın yanına doğru yavaş adımlarla geldi. Sınıfın kapısından çıkan Zülfü, birkaç adım attıktan sonra durdu. Geri dönüp Sevinç Öğretmene baktı. Öğretmeni hiç böyle bakmamıştı kendisine. Dolgun yanaklarını taşıyan başını yavaşça çevirdi, yoluna devam etti.

Elveda Hanım, Zülfü’nün elinden tutup; “Hadi bakalım Zülfü… Eve gidiyoruz.” dedi. Zülfü, gene sessiz kaldı. İçine kurt düşmüştü bir kere.  Ama en ufak bir tahmini dahi yoktu. Okulun bahçe kapısından adım atmışlardı ki, az ileriki camiden sela sesi yükseldi. Zülfü’nün içini bir şeyler kemirmeye devam ediyordu. Bir ara sol yanını tutar gibi oldu.

Sela bitmişti, selayı veren imam konuşmaya başlamıştı.

– “Kasabamız halkından, Hacılar sülalesinden, kömürcü Şerafettin’in oğlu, Süleyman vefat etmiştir. Ölene Allah’tan rahmet, geride kalan ailesine baş sağlığı dileriz.”

Sela bitti. Ne Zülfü’den ne de Elveda Hanım’dan en ufak bir ses dahi çıkmıyordu. El ele yürümeye devam ettiler. Zülfü,  “Elveda yenge görmesin” düşüncesiyle sessizce döküyordu heybesindeki tüm gözyaşını. Sessizliğini gözyaşıyla bozuyordu bir nevi. Artık, hayatında “baba” diyeceği birisi yoktu. Artık, kamyonla kömür almaya giderken “Saza niye gelmedin” türküsünü seslendirecek bir babası yoktu. Artık, evde haytalık ettiğinde annesinden kaçıp kolları arasına sığınacağı bir babası yoktu. Artık, okul çıkışlarında harçlık olarak kâğıt 100 bin lira alabileceği bir babası yoktu. Artık, “kara bilalim” diyerek başını okşayacak babası yoktu. Artık akşamları evlerinin önüne gelen kamyon bir daha o evin önünden geçmeyecekti. Artık, Zülfü’nün lügatinden “baba” kelimesi silinip gidecekti!

Zülfü, evlerinin önüne geldiğinde hiç görmediği kadar kalabalıkla karşılaşmıştı. “Ne çok insan var” demişti içinden. Elveda Hanım’ın elini kapıdan girinceye dek bırakmadı. İp gibi dizilmiş, koca koca adamların bakışlarından gözyaşlarını saklamaya çalışarak yürüdü.

Evin bahçesinde bir an evvel bitmesi gereken inşaat işi varmış gibi hummalı bir çalışma hâkimdi. Yavaşça oraya yöneldi. Öbeklenmiş karınca topluluğunu andıran koca adamlar, ellerindeki kovalarla bir şeyler yapıyordu. Kovanın içinde sıcak su olduğu, yükselen buharından belliydi.  Zülfü’nün oraya yaklaşmasına izin vermediler ilk önce.

Zülfü, gözyaşlarını saklamaya çalışırken eniştesi Hasan Bey tuttu elinden.

“Gel” dedi.

Az önceki öbekleşmiş insan topluluğu dağılmış, iki kütüğün üzerinde üzeri beyaz çarşafla örtülmüş cansız bir beden gün yüzüne çıkmıştı.

Zülfü gelince çarşafı kaldırdı, imam olduğu tipinden belli olan bir adam.

Yüzüne kına tozu serpilmiş, gözleri kapalı, bedeni hareketsiz, soluğu nefessiz kalmış babasına “son” bir bakış attı Zülfü…

Son kez “baba” demek istedi.

Diyemedi.

Utanarak, döktü tüm gözyaşını. Özgürce ağlayamıyordu bile.

Yetimlik çökmüştü, özgürlüğüne.

Durun bir saniye… Hikâyenin başından sonuna kadar koca bir yalan var. Önce bu durumu teşhis edip düzeltelim. Baştan sona tüm “Zülfüleri” “Nail” ile değiştirirseniz hikâyeyi gerçek kılabilirsiniz. Bu koca yalanı da teşhis edip, tedavisini üstlendikten sonra şunu ifade etmek isterim. Yarın “baba” olanların günü. Benim yaptığım gibi “gelince ziyaret ederim” deyip babanızı ihmal etmeyin. Geldiğiniz de babanızın her zaman oturduğu başköşenin bomboş kaldığına tanık olabilirsiniz. Babanızın ter kokusunu son kez olsun ciğerlerinizin uç noktasına kadar çekemediğiniz için pişman olabilirsiniz. Babanıza son kez olsun “baba” demekten mahrum kaldığınız için her gün pişmanlık denizinde yüzen bir yüzücü olabilirsiniz.

Benim gibi.

tara0086

Bugün arşivimdeki fotoğraflara göz attım. Babamla yan yana olan tek kare fotoğrafın hastane köşesinde çekilmiş bu kareden ibaret olduğunun farkına vardım. Şöyle yan yana, bir sofra başında bile fotoğrafımız yoktu. Kendimi pişmanlık denizine bir kez daha attım.

Bir Yorum Yazın