Stüdyodan çay ocağına…

Gönderi Zamanı: 5 Aralık 2017 10:01 Okunma Sayısı:653 Kategori: Kendi kendine konuşan adam

Uzak kaldım kelimelere, kitaplara, mürekkep kokulu gecelere…

Uzak kaldım kalemime, kâğıdıma…

Ve en önemlisi de kendime uzak kaldım.

Kendimden uzaklaştım.

Ve şunu anladım.

Bazen kendini görmek, kendinle tanışmak için, kendinden uzaklaşmalısın.

İşte bende kendimden uzaklaştım.

Kalemimden, kâğıdımdan müsaade isteyip bir haziran sabahı bir çay ocağının başında bir bardak çayın çıraklığına soyundum. Çayın edebiyatını değil bizzat çıraklığını üstlendim. Bakmayın kağıt üzerinde “müteşebbis” yada “mükellef” yazdığına, siz yazılmayana, “çırak” oluşuma bakın. Düne kadar bir televizyon kanalında ana haber bülteninde hayatı haber diye sunuyordum. Şimdide bir tepsi içerisinde çay sunuyordum. Değişen tek vaziyet buydu. Özetle stüdyodan çay bahçesine fırlatılmıştım. Olay bundan ibaretti.

İlk çayımızı demlerken kayıt altına alınmış fotoğrafımız.

İlk çayımızı demlerken kayıt altına alınmış fotoğrafımız.

Bir bardak çay bir anda benim ekmeğim oluverdi. Çayımın lezzeti bana çekmişti. Bazen öyleydi, bazen böyleydi. Sabahları gün doğar doğmaz uyanıp yeğenlerim Süleyman ve Aziz ile çay ocağının yolunu tutuyor, geceleri gece yarısından önce döşeğe giremiyorduk. Esasen benim gibi hayatı yavaş ve usul yaşamasını seven biri için bu tempo çekilmez bir durumdu. Artık zihnimi, hislerimi evden çıkarken masama bırakıyor ve sadece yanıma bedenimi alıp gidiyordum. Besmele ile çay ocağının kapısını açıyor, demliğe su çekerek işe başlıyorduk.

Süleyman pek çok kez gün içerisinde sandalyeleri döşek yapıyor ve derin bir uykuya dalıyordu. Aziz’de çay bahçesindeki ağaçların ardına gizleniyor, başını telefona gömüyor ve kendini çay bahçesinden güzel kızların yanı başına savuruyordu. Bütün bu eylemleri ile yeğenlerim beni çileden çıkarmayı her defasında başarıyordu. Süleyman’ın uykusunun yanında karnını doyurmakta benim için bir vatan meselesiydi. “Dayı garnım aç,” sözünü günde en az dört kez işitiyordum. Düzenli olarak iki saatte bir acıktığını söylüyor, bu duruma daha fazla dayanamayarak bütün çay siparişlerine karşı sağır kesiliyor ve kendine bir bütün tost ısmarlıyordu. Tostunu bir kedi gibi iki eliyle sıkı sıkı kavrıyor ve iştahlıca tostun her parçasını midesine indiriyordu. Aziz’de ben ne vakit sırtımı dönsem meşrubat dolabına gözünü dikiyor, gazozları saniyede midesine boşaltıveriyordu. Tabi dondurmalarda bu durumdan nasibini alıyordu.

Aziz. Bir gün arazi olduğu vakit…

Keşke herkes Veli Abi gibi dürüst olsaydı da bizi bizim iyiliğimiz için fırçalasaydı… Tabi Veli Abi’yi ve onun gibi dürüst ve mert olanları da tanıdık, Naim Efendi gibi içi boşalmış kesimi de… İsmi geçmişken çok kısaca kendisini size takdim edeyim. Onun nezdinde onun gibi olan bütün ahaliyi… Kendisi sabah saatlerinde çay bahçesine adım atar, kendisine çay ısmarlayacak birilerini gözler ve gözüne hedefini kestirir kestirmez hemen onun yanına usul usul sokulur ve amacına muvaffak olmayı beklemeye başlar. Anadolu insanı masasına gelen her kim olursa olsun ona cömertliğini takdim eder. Naim’de bu durumdan sonuna kadar istifade ederdi. Fakat onun bu özelliğinin yanında şöyle de bir özelliği vardı. Her defasında başkasına ısmarlattığı çay üzerinden bizi eleştirmeyi kendisine vazife bilmişti. Her defasında “Burası ilçe meydanı kardeşim. Köy kahvesi değil, ona göre hizmet et” demeden edemiyordu. Yaşadığı yerin bir ilçe olduğunun farkındaydı fakat kafasının içindeki beyin bir mezrada yaşıyordu. Farkında değildi.

Kimisi içtiği çayın parasını vermeden arazi olmak için gözüne bizi kestiriyor ve dalgın olduğumuza emin olduğu bir vakit oradan saniyede uzaklaşıyordu. Kimisi önüne gelen çayı beğenmeyip hayatımda ilk defa duyduğumuz yorumlarda bulunuyordu, işte onlardan bazıları;

-Kardeşim bu ne böyle karşıdan Bolvadin görünüyor! (Açık çay için yapılan yorum)

-Abdestim var çok şükür. Değiştirin bu çayı. (Açık çay için yapılan yorum)

-Bana bir orospu getirin. (Nane limon tozuyla ve kuşburnu tozunun karışımına bu ismi takmışlar)

Ablam ve annem birlikte hayatı katmerliyoruz.

Ablam ve annem birlikte hayatı katmerliyoruz.

Annem ve ablam ile bir katmer ocağı kurup her çarşambaları katmer yapmaya başladık bu sürede. Ara ara ocağın başına geçiyor hayatın ocağında pişen kendim gibi katmerleri pişiriyordum. Ara ara da çay bahçesinin tam ortasına canlı müzik getiriyor ve gece yarısına kadar şarkılara teslim oluyorduk. Müziğe kapıldığımız vakitlerde zeybek dansında buluyorduk kendimizi. Bazen de kitap şenliği düzenliyor birkaç kişiye de olsa yüzlerce kitabı aynı rafta sunuyorduk.

Velhasıl kelam bunun gibi pek çok hatıra var zihnimde. Sadece hatıra yok heybemde. Güzel insanlar biriktirdim hayatımın bu diliminde.

Bir ara çay ısmarlarsanız bana anlatırım baştan sona 🙂

Günler günleri kovalıyor bende kendimi iyiden iyiye bir demlikte kaynayan suya benzetmeye başlatmıştım. Dünyadaki amacımı sorguluyordum. Evet, para kazanıyordum. Hatta bugüne kadar kazandığım paradan çok daha fazlasını kazanıyordum. Fakat o parayı harcayacak vakit bulamıyordum. Para denilen kâğıt parçaları cebimin astarında birikiyor fakat benim yüreğimin astarı günden güne boşalıyordu. İşte böyle bir vakitte bir kurban bayramı akşamında “WhatsApp darbesiyle” işime son verildi. İlçenin belediye başkanı kibarca beni kovduğunu mesajla ilan etmişti. İtiraz etmedim. Neden kovulduğumu bile merak etmedim. Sanırım “kendimi” özlemiştim ve artık kavuşma vaktimiz gelmişti. Ve bütün bunlar bir vesileydi. Bu mesajdan sadece 24 saat sonra ilçenin “seçilmiş” insanı Hilmi Efendi tarafından, “Ben buranın meclis üyesiyim, seni burada barındırmam” sözleri ile de racon kesilmişti.  Bu hadiseden sonra buradaki çıraklığımın sona erdiğini idrak etmiştim.

Uzatmadım.

Çektim gittim.

Ve yeniden kendimle buluştum.

Artık kedimdeyim.

O zaman merhaba.

Not: Artık bir gazete sayfasında yazmıyorum daha doğrusu yazamıyorum. Bundan dolayı internet dünyasının bir köşesine inşa ettiğimiz bu küçük kümesimizde (nailazbay.com adresinde) ara ara kendi kendimize konuşacağız. Beklerim.

nail çay bahçesi (1)

Bir Yorum Yazın