Hesna Öğretmen

Gönderi Zamanı: 13 Eylül 2014 08:00 Okunma Sayısı:743 Kategori: Afyonkarahisar

1995 yılının eylül ayıydı. Bolu’nun Hamascık köyü serin havalara teslim olmuştu. Köyde bulunan öğretmen lojmanında o sabah farklı bir heyecan vardı.

Gözlerinde tutku ve heyecan barındıran Hesna Öğretmen; güneşin doğuşuyla uyanmış, soluğu aynanın karşısında almıştı.

Omuzlarına kadar uzanan saçlarını tarayan genç öğretmenin, meslek hayatı birkaç saat sonra başlayacaktı. En güzel kıyafetlerini giydi. Beyaz bir gömlek, siyah bir ceket, az biraz makyaj, diz kapaklarını örten etek ve parlak bir ayakkabı…

Heyecanı, tutkusu ve istekli oluşu tipik bir Anadolu kadınını işaret ediyordu, Hesna Öğretmenin. Birazdan memleketin çocuklarına tüm bildiklerini anlatıverecekti. Evli değildi ama az sonra birçok çocuğu oluverecekti.

Bismillah, diyerek okula uzanan yola düştü. Yolda yürüdüğü esnada memur babası Osman Beyin nasihati aklında canlandı, “Kızım, öğretmenlik kutsal bir vazifedir. Bu heyecanını, bu isteğini hiçbir zaman kaybetme. Tüm bildiklerini o miniklere en iyi şekilde anlat. Senin elinden geçen bu yavrular, gelecekte doktor, mühendis, öğretmen olarak bu ülkeye hizmet edecek. Sen artık onların ikinci annesisin. Yavrularına en iyi eğitimi vermekle yükümlüsün. İşini her daim severek yap ki, gözlerinden yansıyan sevgi o miniklerin yüreklerinde yer bulsun.”

Hesna Öğretmen, okulun bahçesine çoktan ulaşmıştı. İçindeki heyecan, tam bu esnada iki kat daha arttı. Kalp atışlarını duyar gibiydi. Bahçedeki çocuklara baktı. Bazı çocukların anneleriyle, bazılarının ise kendi başlarına geldiklerini gördü. Anneleriyle gelenler okula yeni başlıyor olacaklar ki, gözlerinden endişeli ve heyecanlı oldukları anlaşılıyordu.

Anadolu kadınının asaletini üzerinde barındıran Hesna Öğretmen, bu çocukların birazdan ikinci annesi oluverecekti.

Genç öğretmen, merdivenleri yavaş ve emin adımlarla çıktı. Soluğu, kapısında “Öğretmenler Odası” yazan bir odada aldı. Kendisi gibi yeni başlayan öğretmenlerle tanıştı. Tecrübeli öğretmenlerde heyecan yok gibi görünse de, bu mesleğe âşık olmalarından olacak ki, keyifli bir halleri vardı.

Ve derken bir öğrenci, elindeki zili sallamaya başladı.

Okul, zil sesiyle inliyordu. Hesna Öğretmen için bu zilin önemi bir başkaydı. Artık mesleğine başladığının habercisiydi bu zil. Artık babasının deyimiyle, anneydi.

Tüm sınıf kapıları kapanınca, bir zil daha çaldı. İşte bu zil Hesna Öğretmene “hadi artık görev vakti” haberini veriyordu.

Oturduğu iskemleden de –Bismillah, diyerek kalkan genç öğretmen, kendisine verilen sınıfa doğru yöneldi. Kapısında 1-C yazan şubeye vardığında, bir anda nefes alamıyor gibi oldu. Saniyeler içerisinde toparlandı, derin bir nefes çekti. Kapının kulpunu kavrayan genç öğretmenin eli titriyordu sanki. Bu durumdan da saliselerle kurtulan genç öğretmen, var gücüyle kapının kulpunu bastırdı, menteşe gıcırtısıyla kapı açıldı.

Dört duvar arasında sıralar, her sırada ikişer masum ve temiz bakışlı Anadolu çocukları…

Hesna Öğretmenin sınıfa girmesiyle birlikte bu temiz bakışlı yavruların ayağa kalkması bir oldu. Anneleri her birine sıkı sıkı tembihlemişti, “aman yavrum öğretmen sınıfa girince hemen ayağa kalk” diye.

Genç öğretmen bu yavruların gözlerinde, kendisi gibi heyecanı gördü. İlk cümlesi “merhaba çocuklar sizde benim gibi yenisiniz galiba oldu.

Hesna öğretmenin ilk günü, tahmin ettiğinden de güzel geçmişti. İçinden, -iyi ki öğretmenliği seçmişim, diye geçirdi.

Bir ülkenin kalkınmasında artık onunda alın teri bulunacaktı. Faydalı, işe yarar bir insan olmak ne de güzelmiş diye düşündü.

Onun elinden geçen yavrular, gelecekte bu ülkenin kalkınması noktasında küreğin sapından tutacaktı. Kimisi mimar olarak, kimisi mühendis olarak, kimisi de kendisi gibi öğretmen olarak…

Genç öğretmenin ilk gün ki heyecanı, tutkusu uzun yıllar devam etti.

Takvim yaprakları 2014 yılını gösterdiğinde Hesna öğretmen, öğretmenlikte 19’ncu yılına adım atmıştı. Anadolu’nun çeşitli köylerinde, kasabaların da aynı heyecanla, aynı tutkuyla görev yaptı. Son görev yeri, Afyon’un Sülün Kasabasında bulunan bir okul olmuştu.

**

Öğretmenliğe başladığından bir yıl sonra gönlünü kendisi gibi öğretmen olan Refik Bey’e kaptırdı. Evlendi, fazla beklemeden. İki yavrusu oldu, biri kız biri erkek. Aslında o, Hamascık Köyünde derse girdiği ilk gün anneliği tatmıştı.

19 yıl boyunca devletine millet olacak nesli yetiştirmekle meşgul oldu.

Derdi, anaların evlatlarına ikinci ana olabilmekti.

Derdi, milleti millet yapan yapı taşının çimentosuna katkı sunabilmekti.

Derdi, faydalı ilmi; yetişen nesle aktarabilmekti.

Derdi, bilimle meşgul olan bir nesildi.

Yaptı da… 12 yıl öğretmen olarak, 7 yılda müdire olarak…

Sonra bir sabah uyandı.

Bürokrasi diliyle kurulmuş pek çok cümlenin yazılı olduğu bir kâğıt verdiler eline.

Özetle, “Sana 100 üzerinden 42 puan verdik. Üzgünüz, en az 75 alman gerekiyordu. Artık müdire değilsin. 100 km ileride bir köy var orada istersen öğretmen olabilirsin” deniliyordu.

Neye göre puan vermişlerdi? Hesna öğretmenin en ufak bir tahmini yoktu.

Devlet, devleti var etmek için milleti yetiştiren bir öğretmene teşekkür bile etmeden yol vermişti.

Devlet, kendisini payidar kılan bir öğretmene, “neden bu kadar heyecanlısın, tutkulusun. Biraz yavaşla” diyordu sanki.

-Peki, dedi Hesna Öğretmen. “Ast olan devlettir” diyerek, razı oldu.

19 yıl boyunca devletinin kalkınması için gecesini gündüzüne katan Hesna öğretmen, kimselere diyemese de, devletine ve o devleti yönetenlere iç dünyasında kırgın bir şekilde yoluna devam etmeyi tercih etti.

Tutkusunu, isteğini, mesleğe olan sevgisini kaybetmemek için yaşanılanları sineye çekmeye çalıştı.

Ne kadar başarılı olmuştu bunda, kendisi bile bilmiyordu.

**

İnsanın insana olan kırgınlığı belki bir şekilde tedavi edilirdi.

19 yıllık emeği, alın terini, tutkuyu, heyecanı ve mesleğe olan sevgiyi görmezden gelen devlet, kırılan bir gönlü nasıl ve ne zaman geri kazanacaktı… Kimsenin bir fikri yoktu.

Ama en kötüsü de, Hesna öğretmen gibi binlercesinin bir sabah vaktinde devlete kırgın olarak uyanmasıydı…

Gazete 3 – 13.09.2014

Bir Yorum Yazın