Ceset Kokan Kömür – Öykü

Gönderi Zamanı: 14 Mayıs 2017 18:57 Okunma Sayısı:450 Kategori: Genel

Sıcak havalar yer kürenin güneyine göç etmiş, onlardan geriye kalan boşluğu ise soğuk havalar kaplamaya yeltenmişti. Ağaçların dallarındaki yapraklar önce sararmış, sonra kurumuş, en nihayetinde de kimsenin duymadığı, duyamadığı bir çatırtıyla kendini boşluğa bırakıvermişti. Ve bu işlem binlerce kez tekrar edip durmuştu.  Gökyüzüne bakılacak olursa kış kapıyı çalmıştı. Kapının açılmasına ise ramak kalmıştı. Doğalgazın henüz uğramadığı, hâle bakılırsa da uzun yıllarda pek uğramaya niyetinin olmadığı Anadolu’nun pek çok mahallesindeki bu hanelerde, sobalar yerlerini almıştı. Buralarda yaşayan ve çoğunluğu yoksul halktan oluşan ahali, sobanın iliştirildiği bir odaya kendilerini hapsetmişler, kapıyı soğuğa karşı siper etmişler,  saatlerin alınmasıyla birlikte uzayan gecelere ise biraz çay biraz da dedikodu ilave ederek geceleri gündüz etmeye başlamışlardı. Yeni evlenmiş çiftlerde soğuk döşeklerinde taze vücutlarını birbirlerine cömertçe ikram etmiş, bu sayede üşüyen bedenlerini bir nebze olsun ısıtıvermişlerdi. Bütün bu yaşam koşullarına evin bir köşesine kondurulmuş soba ve içerisine yerin metrelerce derinliğinden çıkartılmış olduğu anlaşılan, hışımla tutuşmakla meşgul olan bir avuçluk kömür taneleri şahitlik ediyor. Bunun ispatı bacalardan tüten katran rengindeki dumandı. Gelişi güzel bir vaziyette yan yana kondurulmuş, görsellikten uzak olan tüm bu evlerin bacalarında manzara hep aynıydı… Katran rengindeki kömür dumanı Anadolu’nun imarsız evlerinin çatılarından yükseliyor, özgürlüğüne kavuşmuş gibi önce bizlere bir selam çakıyor, sonra caddeleri ve mahalleleri bir parfüm gibi kömür kokusuyla tanıştırıyordu. O sokaklarda, o caddelerde nefes alan herkes ciğerlerine kadar işleyen kömür kokusunu çok iyi tanıyordu.

Ancak üç yıldır durum farklıydı. Bacalardan özgürlüğüne kavuşmuş kömür dumanları farklı bir kıvamda, daha önce hiç alışık olmadığımız bir vaziyette ciğerlerimize ve hafızalarımıza kazınıyordu. Sanki kömüre taze ceset kokusu karışmıştı ve bizler kömür kokusuyla birlikte ceset kokusunu soluyorduk. Evet, işte tamda öyleydi…

Tepeden bakıldığında küçük bir mağara girişini andıran bu delikler, aslında yerin metrelerce derinliklerine uzanıyor ve binlerce haneye ekmek oluyordu. Dibi görünmeyen deliklerden her sabah binlerce işçi koyun sürüsünü andıran bir manzara eşliğinde güneşin en lezzetli ve keyifli anlarından fedakârlık göstererek kendilerini bu karanlığın dibine bırakıyorlar. Meselenin özü ekmekti. Mesele birilerinin tıka basa doymasıydı, birililerinin ise onlar doysun diye ekmek peşinde ölmesiydi. Birileri doyarken birileri ölüyordu. Sistem böyleydi. Yâda böyle olması istenmişti.

Meselesi ekmek olan Avkaş ailesinden iki kişi de bu meselenin gereğini yerine getirmekle meşguldü. Ergenliği henüz tamamlanmamış, yanaklarına bakılırsa henüz sakal ve bıyıkları da tam anlamıyla vücuduna uyum sağlamadığı anlaşılan on dokuz yaşındaki Fatih, ekmek meselesi gereği gençliğine çoktan veda etmiş, deyim yerindeyse çocukken bir anda büyüyüvermiş ve babası Hüseyin Bey ile birlikte aynı madende çalışmaya başlamıştı. Birazda mecburdu. Hem ekmek meselesi için, hem de sigortalı bir iş olduğu için yerin metrelerce derinliğine inmek zorunluydu. Çünkü yaşamak için ekmek lazımdı. Evlenmek için ise sigortalı bir iş gerekliydi. Buralarda kız çocuklarını sigortalı işi olmayanlara vermezlerdi. Evlenme kriterlerinin en başında “sigortalı iş” yazılıydı.

Egenin bereketli toprakları üzerine kondurulmuş Soma’da, toprağa ne ekersen misliyle geri veriyordu aslında. Gel velakin tarladan kaldırılan mahsul para etmiyordu. Eskiden bu topraklara ekilen soğan, tütün, sarımsak ve nohut, bu yöredeki tüm insanların karnını doyuruyor, onlara iyi bir gelecek sunuyordu. Hele hele bostan tarlalarında yetişen lezzetli karpuzlar için tırlar sıraya giriyordu. Mazotun, gübrenin günden güne zamlanması, mahsulün para etmemesi, bölge halkını yeryüzünün o güzel toprak kokulu tarlalarından alıp, yerin kilometrelerce dibindeki kömür madenlerine fırlatıp atmıştı.  Hayvancılığında tarımdan farkı yoktu. Sigorta ve erken emeklilik fırsatı sunan bu madenler gariban halkın yegane ekmek kapısıydı. Bu madenler Azrail’in her an uğrayabileceği adreslerdi. Her an adı “ölüm” olan çağrı işitilebilirdi. Fakat bu umurlarında bile değildi. Çünkü mesele büyüktü. Meselenin adı ekmekti.

Fatih ve babası Hüseyin Bey, sabahın körü denilebilecek bir saatte iş başı yapmış, harıl harıl çalışıyordu. Yerin metrelerce altında yüzlercesi aynı haldeydi. Uzaklardan bakıldığında bu insanlar karıncaları andırıyordu. Aslında pekte farkları yoktu. Karıncalarda hem yeryüzünde hem yerin altında durmadan çalışırlardı. Fatih, bir an için “bizde insanların yer altındaki karıncalarıyız” diye geçirdi aklının bir köşesinden. Haksız da sayılmazdı aslında. Karıncalarında derdi ekmekti, onlarında… Ağustos böcekleri gibi yan gelip yatsalardı halleri nice olurdu. Kim bakardı onlara?  Kim paylaşırdı bir dilim ekmeğini? Bu bölgenin kaderiydi yerin dipsiz noktalarında çalışmak.

Ancak zordu yerin metrelerce altında kazma kürekle çalışmak. Her birinin yüzüne gözüne hatta tenine katransı bir leke siniyor, bu leke tere karışıp balçıklaşıyor onlar ise bu şartlarda çalışmaya devam ediyorlardı. Yemek molası yoktu. Aslında yemek hiç yoktu. Yanlarına getirdikleri bir ekmek, biraz peynir ve soğan, onların bir hapazlık midelerine iner inmez doygunluk mesajı veriyordu. Tuvaletin gelse bile onu vücudunda tutman, dışarıya çıkmasına izin vermemen zorunluydu. Çünkü ortada tuvalet yoktu. Bu ihtiyacını ancak mesai zamanı dolduğunda, kendini -başarabilirsen- yeryüzüne attığında giderebilirdin. Aslında bunun adı çalışmak değil, kölelikti. Kölelik adı altında çalışmakta sistemin bir parçasıydı. Ancak onlar mutluydular. Günlük 40 liralık yevmiyeye de çalışsalar, kazançları son damlasına kadar helaldi. İşte onların bayramı, akşamleyin evlerine alın teriyle kazanıp götürdükleri ekmekte gizliydi.

Yüzlerce insan saatlerce durmak nedir bilmeden çalışıyor, bu çalışmanın getirdiği yorgunluğu katran siyahının işlediği yanaklar belli etmese de onların hemen üzerindeki bir çift göz bunu gizleyemiyordu. Kimisi belini tutuyor, kimisi uykusuz gözlerini ovalıyor kimisi de mesainin ne zaman biteceğini anlamak için siyahlar içerisinde kalmış kol saatine bakıyordu. Aslında vardiya değişim saati gelmişti. Yerin metrelerce derinliğinde kölelik nöbeti el değiştirecekti. Yüzlercesi yerin üstüne çıkıp evin yolunu tutacak, yüzlercesi de gecenin körü denilecek bir saate kadar köleliğe itaat edecekti.

Hüseyin Bey, Fatih’e dönüp; “Oğlum, unutturma eve dönerken bakkal Mehmet’e uğrayalım. Anan pirinçle makarna al dediydi. Onları alalım. Yoksa sabaha kadar dırdır eder durur. Birazda çerez alalım. Akşamleyin tavşankanı çayla onları da yuvarlayıverelim.” dedi.

Fatih, biraz yorgun bir ses tonuyla; “Olur baba” deyiverdi.

Bunu derken yere doğru eğdiği belini yavaş bir hareketle doğrulttu. Elini alnına götürüp terine karışmış ve ıslak bir hale bürünmüş olan kömür tozunu gelişi güzel sildi. Bu esnada alışık olmadığı bir kokunun burun direklerinden ciğerlerine kadar uzandığını hissetti. “Buda ne?” demeye kalmadan bir metre ilerisinde çalışmakta olan babasını, önüne geçen yoğun dumandan göremez oldu.

Fatih ve yüzlercesi “neler oluyor” dercesine kendisini göstermeyen ama yoğun bir şekilde hissedilen panik havaya teslim oldu. Bu havanın ardından kulakları sağır eden bir patlama işitildi. Patlamanın ardından az önceki duman az biraz dağılsa da ardından daha güçlü bir dumanın geleceği her vaziyetten belliydi. Ama ondan önce saniyeler içerisinde bir alev topu gezintiye çıktı. Kızgın alev topu yer altında açılan ve insan vücudununda ki damarlara benzeyen bu madenin her karışına ulaştı. Önüne denk gelen birkaç kişiyi de haşlayıp, canını oracıkta alıverdi. Alev topu saniyeler sonra yer altından yer üstüne ulaşmıştı.

Alev topundan son anda kurtulanlar  ne olduğunu, patlamanın ve dumanın kaynağını tam anlamıyla bilmiyordu. Ağzı olan konuşuyordu. Kimisi madenin göçtüğünü, kimisi metan gazıyla normal havanın karışmasından sonra meydana gelebilecek grizu patlamasının yaşanmış olabileceğini söylüyordu. Bunun gibi yüzlerce sözcük gelişi güzel o zihinden o zihne zıplıyordu. Gerçek olan bir trafonun infilak etmesiydi. Şu an için bunu bilen kimse yoktu. Onların bildikleri tek şey hayatta kalmaları ve her sabah helallik alarak çıktıkları evlerine yine sağ salim dönmeleri gerektiği hususuydu.

Ama şu bir gerçekti ki, bunu yapabilmeleri için derhal temiz havanın hâkim olduğu bir bölmeye geçmeleri gerekiyordu. Çünkü çok zehirli bir gaz olan karbonmonoksit, onları birazdan öldürebilecek boyuta ulaşacaktı. Fatih, babası ve köle sistemiyle çalışan yüzlercesi,  kendini temiz hava çıkışına doğru attı. Ancak köle düzeninde herkese yetecek kadar temiz hava çıkışı yoktu. Kimisi kurtulurken kimisi de kurtulanların gözü önünde mecburen ölecekti. Buda bu sistemin acımasız bir parçasıydı. Ölümün birazdan kendisini yakalayacağına emin olanlar teyemmüm almaya başladı. Allah’ın huzuruna temiz varabilmek gibi ahlaka sahipti her biri.

Yerin metrelerce altında karbonmonoksit kılığına girmiş Azrail, meselesi ekmek olan bu köle kılığındaki işçileri kovalamaya başladı. İşçiler kaçtı, o kovaladı. Ancak bir gerçek vardı. Karbonmoniksit denilen gaz oksijenden tam 200 kat daha hızlı bir şekilde vücuda karışabiliyordu. Bu yüzden ondan kaçmak hiçte kolay değildi. Herkes birer birer karbonmoniksit kılığındaki Azrail’e teslim oldu. Teslim olanların önce başını şiddetli bir ağrı sardı.  Görme yetileri giderek zayıfladı. Belli bir süre sonra bu yetenek tümden kayboldu. Ancak bitmedi. Nefes alıp vermek gibi gayet normal bir faaliyet bile bu kişiler için dünyanın en çileli işine döndü. Onu mide bulantıları takip etti. Midelerinde bulunan ekmek, peynir ve soğan daha fazla dayanamayıp kendisini dışarı attı. En son aşamada ise derin bir uyku vardı. Birer birer uyudular. Bir daha asla uyanmamak üzere uyudular. Ve bu işlem defalarca tekrar etti. Tam 301 defa…

301 madenci içerisinde Fatih ve babası Hüseyin Beyde vardı. Günler sonra Hüseyin Efendi’nin cansız bedeni sedyede görüldü. Avuç içinde karalar içerisinde bir kağıt parçası bulundu.  Şöyle yazıyordu:

“Oğlum, hakkını helal et.”

 

Not: 13 Mayıs 2014’den bu güne kadar sobalarımızda yaktığımız kömürlere sinmiş bir ceset kokusu var. O koku bize pek çok şeyi yeniden hatırlatıyor. O koku bize  yeniden Soma’yı hatırlatıyor. O koku bize yeniden bitmeyen ve bitirilmek istenmeyen fakirliğimizi hatırlatıyor. O koku bize yeniden aynı günde doğan İsmail ve Süleyman Çata isimli ikiz kardeşlerin aynı günde öldüğünü hatırlatıyor. O koku bize yeniden Fatih ve babası Hüseyin Beyin ölüme el ele, koyun koyuna yürüdüklerini hatırlatıyor. O koku bize yeniden kölelik sisteminin bir dilim ekmek yüzünden bizden aldığı 301 madencimizi, 301 insanımızı hatırlatıyor.

Bir Yorum Yazın