Askerliğin 5N 1K’sı…

Gönderi Zamanı: 1 Haziran 2016 21:35 Okunma Sayısı:1010 Kategori: Genel

İNSANIN yaşadıklarını, hissettiklerini bir kalem vasıtasıyla anlatması sanırım bizlere bahşedilmiş en kıymetli hazine. Ben şuna inanıyorum. Bir faninin ölümsüz yanı yalnızca kalemidir. Buradan yola çıkarak hayatımın altı aylık diliminde yaşadıklarımı, hissettiklerimi ve tanıdıklarımı anlatmaya çalışacağım. Hadi başlayalım.

Önce şuna açıklık getirelim.

“Ben altı aydır neredeydim?”

Şunu bilmenizi isterim. Altı aydır evimden, tanıdığım insanlardan, tanıdığım şehrin sokaklarından, kısacası tanıdığım her şeyden uzaktaydım. Yeni hikâyelerin, yeni dostlukların yanı başındaydım. Altı ayın bir aylık kısmını Ankara’da, geriye kalan tüm zamanı ise Dünya’nın en büyük adalarından bir tanesinde geçirdim. Kıbrıs’taydım. Magosa’nın eski bir Rum köyünde askerlik vazifesiyle meşguldüm.

Şimdide şu sualin cevabını arayalım.

“Ben altı aydır ne yaptım?”

  • Hayata karşı esas duruşumu gösterdim. Esaslı bir duruştu bizimkisi.
  • Akşamları 7’de bilemediniz 8’de yatağa girip, sabahları 5.30’da yatağımı terk ettim. Terk ederken yatağımın çarşaflarını, yorganlarını gergin tuttum. Gergin olmazsa ufukta okkalı bir istikamet bizi bekliyordu. İstikamet denilen şey yerlerde sürünmek ve yuvarlanmaktan ibaretti. İlk günden son güne kadar bu hisle yaşadım.
  • nail asker (6)

    Ankara’dan kalma bir kare… Selam vermeye yeni başladığım verdiğim selamdan belli 🙂

    Uykularımın aralarına ikişer saatlik nöbetler sıkıştırdım. Nöbetlerden dolayı uzun uzun kaç saat uyuduğumuzu hesaplama yöntemlerine başvurduk.

  • Uyandığımda ilk işim önce kışlamızın, ardından da bir jilet yardımıyla suratımın mıntıkasını yapmakla meşgul oldum.
  • İştima denilen yoklama sistemine dâhil oldum. Günde altı defa bu sistem gereği varlığımı komutanlarıma ispat ettim.
  • Kahvaltı yolcuklarımız enfesti. “Uygun adım” denilen ancak insan için hiçte uygun olmayan bir adımla yürümek zorunda kaldım. Postallarımızla güzel bir ritim yakaladıktan sonra yüzümüzü yalayan güneşe karşı sloganlar attım.
  • Nöbet tuttum. Boş silahla yirmi dört saatin dört saatini nöbette geçirdim.
  • Zaman zaman nöbetlerde yasak olmasına rağmen kitap okudum.
  • Zaman zaman üşüdüm.
  • Zaman zaman terledim.
  • Zaman zaman nöbetlerde bisküvi, helva ve çerez yedim.
  • Zaman zaman istikamet yiyip süründüm. Yuvarlandım.
  • Tahkim edevat denilen çok kullanışlı bir aletle bol bol ot yoldum.
  • Komutanın karşısında yeniden çocuk oldum. Mesela tuvalete gitmek için izin istemek zorunda kaldım.
  • Bol bol not tuttum.
  • Er oldum.
  • Yemekhanede bekledim.
  • Kantinde bekledim.
  • Hamamda bekledim.
  • Nöbette bekledim.
  • Kısacası çok güzel bekledim. “Beklemek nedir, nasıl öğrenilir?” derseniz sizlere askerliği işaret edebilirim.
  • 162 TL’lik er maaşı aldım.
  • Şafak muhabbetlerine konuk oldum.
  • Ellerimle çamaşır yıkadım.
  • Kıbrıs’ın köylerine uzanan keçi pisliği kokan yollarında 6 km’lik koşulara katıldım.
  • Akıllı telefonumdan ayrıldım. Onun yerine tuşları olan, arama ve mesajlaşmak dışında hizmet vermeyen bir telefonla tanıştım. Kendisiyle akşam altıdan sonra buluşurdum. Öncesinde ise verilen emre uyar, kendisiyle buluşmamaya özen gösterirdim.
  • Telefonun hayatımızda bir şekilde çıkmış olması bize bol bol sohbet imkânı sundu. Bunu iyi değerlendirdiğimi düşünüyorum.
  • Boş vakitlerimizi de doldurmak amacıyla önce depolara gider, oradaki malzemeleri dışarıya çimenlerin üzerine çıkartırdık. Sonra ne mi yapardık. Onları yeniden depoya yerleştirirdik. Bu şekilde boş vakitlerimizi doldurmuş olurduk. Bunu yaparken isyan küfürleri de ağzımızdan gelişi güzel dökülürdü.
  • Karanlıkta silahımla koşarken önümdeki kaldırım taşını fark edemeyerek çocuklar gibi asfalta yapıştım. İtiraf edeyim kaliteli bir düşüştü. Silahımın dipçiğinin bu darbeye karşı dayanamayarak kırılması ve ayak derilerimin soyulması sanırım bunun ispatıydı.
  • Kıbrıs’ın Beşparmak dağlarına karşı soğuk kış gecelerinde tuttuğum nöbetlerde soğuğa karşı bedenimi ısıtmak için çareyi harmandalı zeybeğinde buldum. Kendi kendime ritim verdim, oynadım. İtiraf edeyim çok işe yarıyor.
  • Bol bol tavuk eti yedim. Hayatım boyunca yediğim tüm tavuk eti oranından daha fazlasını burada tükettim diyebilirim. İtiraf edeyim çok başarılıydı.
  • Bol bol kivi yedim.
  • Bol bol çikolata yedim.
  • Cam bardaktaki çay hasretimi komutanlara özel çay ocağından saklı saklı çay içerek dindirdim.
  • Komutanlara çay ve yemek servisi yaptım.
  • Yobaz komutanlara sövdüm.
  • Bir günde olsa bulaşık yıkadım.
  • Sivil yaşamımda farkında olamadığım zamanın akışı meselesine, burada tanık oldum. Zaman gerçekten usul usul, istikrarlı bir şekilde akıyormuş. Biz ise onun farkına onu izlemeye başladığımız anda varıyormuşuz.
  • Sivrisineklerin taarruzuna maruz kaldım. Uykumun en tatlı yanında bu savaşın gürültüsüne uyandım. Derhal savunma moduna geçerek başımı yorganın altına soktum.
  • 6 ayda olsa asker oldum.

 

nail asker (5)“TIN TIN NAİL…”

Askerlik süresi boyunca zamanı akışına bıraktım. Bu süreçte sanırım biraz yavaşlığı, acele etmemeyi öğrendim. Ve bu özelliğimi çok sevdim. Ben yavaş, acelesi olmayan biriyim. Bu özelliğimle arkadaşlarımın diline “tın tın Nail” olarak kazındım.  Kazınmakla da kalmadım. Onlar tarafından şiir yazılan biri haline geldim. Şimdi o dörtlüğe dikkat kesilelim;

 

 

Nöbete gider nail tın tın

Askerliği de bitirdi nail tın tın

İstikamette yatar nail tın tın

Lafları da kendisi gibi tın tın – Bayram Akgöz(Gaziantep)

Şimdide şu sualin cevabını arayalım.

“Ben bu süreçte kimleri tanıdım, kimlerin hayatlarına dokundum?”

Onlara güzel bir “merhaba” deyip, tanıma evresine geçelim.

Şerif Ahmet Kaya… Uşaklı… Namı diğer ormancı… Orman muhafaza memuru olduğu için biz ona ormancı derdik. İri gövdesi, uzun boyu ve gür sesiyle ismini hafızalarımıza zorla kazıdı. Onun verdiği tekmiller efsaneydi. Gırtlağını patlatırcasına bağırıyor, bu gür sesi duyan komutanları dize getiriyordu. Askerlik en çokta ona yaradı diyebilirim. 20 kilo verdi. İlk geldiğinde giydiği pantolon son giderken bir çuvalı andırıyordu. Kendisi beş ay boyunca ranza komşum oldu. O iradeli, canlı ve çalışkan biriydi. Benim tüm zıt özelliklerim onda toparlanmıştı :)Memnun oldum Ahmet…

Ziya Tuna… Konyalı… Türkçe öğretmeni… Paylaşmayı seven ve bonkörlükte sınır tanımayan bir isim… İyi ve güzel bir insan… Ancak askerliğin Ziya Hocaya göre olmadığını gördüm. Çünkü ilk etapta sessiz ve sakin olan Ziya hoca, günler geçtikçe çok kaliteli küfürler etmeye başladı. Geleceğimiz olan çocuklarımıza ders verecek olan Ziya Hoca’nın bir an evvel askerlikte öğrendiği bu küfürleri çöp tenekesine atmasını temenni ediyorum 🙂

Fikret Çelik… Alanyalı… Turizm sektöründe, sektöre hizmet veriyor. İşte bu adam tam bir askerdi. Ülkücüyüm dese de ben onu askerlik sistemine başkaldırmasından dolayı devrimciye benzetiyorum. Fikret bütün bu özelliklerinin yanında tam bir küfür üretim fabrikası. Halen düşündüğümde o kaliteli küfürleri nasıl ürettiğini, onları üretmek için zihnini nasıl çalıştırdığını anlayamıyorum. Onun bu küfürlerini Konyalı Muhammet Ali şöyle tanımlamıştı: “Fikret ağabeyde gün yüzüne çıkmamış küfürler var.” Esasen bu tanımı doğru buluyorum. Fikret askerliği sadece küfür ederek bitirmedi. Onun yanında şu sözü askerlik meselesi bitinceye dek ağzından düşürmedi: “Benim üzerime oynuyorlar…”

Uğur Özcan… İzmirli… Mühendis öğretmen karışımı bir işle meşgul… Bizim bölüğün ansiklopedisiydi Uğur… Sohbet meclisinde konuşurken emin olmadığımız bir konuya temas ettiğimiz vakitlerde Google niyetine Uğur’a başvurduk pek çok kez. Uğur çok kısa sürede askerlik meselesini çözen formülü kendi zihninde halletmiş olacak ki, en sıkıntılı anlarımızda söylediği bir sözle bizi kendimize getirirdi. Uğur’da küfürlerinde Fikret ile yarışırdı diyebilirim. Ancak küfür bir adama yakışır mı diye soracak olursanız “Evet” derim. Ve eklerim. Uğur’a çok yakışıyor.

nail asker (3)

Soldan sağa: Furkan Çiçek – Nail Azbay- Ziya Tuna (AMM Mangası…)

Furkan Çiçek… Mersin ve Adana karışımı… Taze Ziraat Mühendisi… İlk günlerde susmak bilmeyen, her söylenenin ardından mutlaka bir sözü olan kısacası yırtık dondan çıkar gibi her yerden çıkan bir isimdi Furkan Çiçek… İsmini zorla hafızama kazıdı. “İstihkâm Er Furkan Çiçek… Komutanım bir maruzatım var… ”Bu sözü diline pelesenk ettiği gibi en ufak bir disiplinsizlikte bizim uyarı mekanizmamızdı. Bıkmadan usanmadan uyarmaya devam ederdi. Onu kendisine az yemek veren yemekhanecilere başkaldırdığı gün sevdim. Hakkını arıyor, mücadele ediyor, çalınacak tüm kapıları çalıyor ve amacına ulaşıyordu. Yemekhanecileri dize getirip onların karşısında zafer gülücükleri atıyordu. Furkan’ın içinde bir isyan ateşi yanıyordu. Ne zaman görsem bir köşede isyan ediyordu. Ancak dilinde bir tatlılık üslubu hakimdi. Her söyleminde beni çok kez tebessüm ettirdi. O bizim çiçeğimizdi.

Harun Gülsuyu… İstanbullu… Uyur ve okur… Onun işi 5 ay boyunca uyumak ve okumak oldu. Onunla aynı koğuşu paylaştığımız için onun her haline şahit oldum. Akşam yemeğinden sonra yatakhaneye adımımı atar atmaz Harun’un uykuya hazır haliyle karşılaştım. Dizlerini karnına kadar çekerek bir cenin pozisyonu almış, yorganı kafasına kadarda asılarak kendisini derin bir uykunun koynuna bırakırdı. Cenin pozisyonunda uyuması yönüyle Harun’u kendime benzetirdim. Ancak hiçbir zaman onun gibi tatlı uyuyamadım. O uyurken bir anda çocukluğuna dönüyor, ağzını açık bir vaziyette o rüyadan o rüyaya zıplıyor gibiydi. Harun’la tek ortak yönümüz cenin poziyonun da uyumak değildi. Sütlaca aşık oluşumuz ve dinlediğimiz müzikler yönünden de pek çok ortak yanımız vardı.  Orijinal bir adamdı Harun… Hayatında büyük planlara yer vermeyen bir isimdi. Askerlikten sonraki hayalini sorduğumuzda bize şöyle derdi: “Eski çalıştığım klimacıya gidip çalışacağım. Kazandığım parayla bir koltuk birde tost makinesi alacağım.” Muazzam bir plan…Ne zaman canım sıkılsa zihnimde Harun’u çağırıyorum onun hayata bakışına başvuruyorum. Bana iyi geliyor.

Hasan Dönmez… Hataylı… Oda Furkan gibi taze mühendis… Hasan, bizim şafaksayarımızdı. Askerlikte bir askerin yaptığı en kutsal vazife olan şafak sayma meselesine katılmadıysam bunu hasana borçluyum. Sağolsun her Allah’ın günü çıkacağımız günü saydı bizi yormadı.   Hasan aynı zamanda bizim türkücümüzdü. İstirahat vakitlerinde herkes uyuklarken o yüreğinin derinliklerinden gelen bir türküyü dillendirirdi. Kimisi o sesi ninni kabul eder ve tatlı bir uykuya dalardı. Askerlikte müzik çalar gibi aletlere izin verilmediği için bu ihtiyacımızı Hasan’a başvurarak giderirdik.

Bayram Dönmez… Gaziantepli… Meslek olarak yatmayı seviyor. Arazi olmayı seviyor. Çalışmaya karşı. Yemek yemeye bayılıyor. Herkes kilo verirken Bayram 9 kilo aldı.  O bizim “jarjur” Bayramımızdı. Bana “Tın tın” lakabını takan isimde Bayram’ın ta kendisi olur. Aslında kendisi benden çok daha az çalışır, benden çok daha fazla yatar, arazi olur ancak Tın tın lakabını bana takar. Çok enteresan bir durum. Hala anlamış değilim.

Mehmet Okudan… Şu an için baba parası yer… Tam bir Anadolu çocuğu… Askerliği çok sevdi. Kısa dönem askerliği unutup uzun dönem askerdeki tüm özellikleri edindi. Ancak o tam bir silah kurduydu. Atışlarda pek çok rütbeliye bile fark attı. Bu özelliği ile komutanların göz bebeği oldu. Bu özelliği ona 3 gün erken terhisi getirdi. Bu haberi aldıktan sonra akıl sağlığın sarsılsa da tam zamanında evine kavuştu.

Mustafa Ağrak… Siirtli… Muhasebeci… Sivilde muhabese işiyle meşgul olsa da askerlikte bizlerin saç tıraşını üstlenen kişi oldu. Tam bir işkolik. Verilen emirleri durmaksızın tamamlamaya çalışması yüzünden kaytaran askerler tarafından bu özelliği pek sevilmedi. Çünkü Harun Gülsuyu’nun dediği gibi “Askerlikte kaytarmak bir sanattır.” sözüne itaat etmiyordu Mustafa Ağrak… Kendisi çalıştığı için çalışmayan askerlerinde çalışmaması gerekiyordu. Maazallah bir komutanın onu çalışırken diğerlerini de yatarken görmesi kaytaran askerler için hiç iyi olmazdı. O tabur komutanının deyimiyle bizim ihtiyarımızdı.

Abdülkadir Kuruer… Kütahya Tavşanlılı… O tam bir Anadolu insanı. Askerliğe teslim olduğu günden son güne kadar askerlik sonrası yapmayı planladığı çiftçilik ve hayvancılık hesaplarıyla meşgul oldu. Kâğıt üzerinde hayvan aldı, yem aldı, sattı, kar etti kısacası her şeyi satır satır hesap etti. Umarım hesaplar tutar Abdülkadir hayallerine kavuşur. Abdülkadir, askerlikte herkesin cesaret edemeyeceği bir şey yapıyordu. Oruç tutuyordu. Ardından oruca ara verdi. Meğer ne iştahlıymış bizim toprak… Bir tabldot yetmiyor ikinciye yeniden sıraya geçiyor, doymak nedir bilmeden yiyordu. Askerliği yiyerek bitirdi.

Ömer Kaya… İzmirli… Bizim bölüğün en yaşlısı. Yaşlı dediğime bakmayın pek çoğumuza göre daha genç gösteren birisi. Askerlik süresince bizlerin terzi işini Ömer Kaya üstlendi. Her ne kadar işleri savsaklasa da, beni haftalarca yırtık pantolonla dolaştırsa da işimizi gördü. Sağ olsun.

Saltuk Buğra Arslan… Erzurumlu… Saltuk, yemeyi seven sporu sevmeyen bir isimdi. Erzurumlu ancak kendisi Kenya’nın fahri hemşerisi. Bu ülkeyle geliştirdiği ilişkilerden dolayı Kenya Başkonsolosluğu onu fahri hemşeri olarak ilan etmiş.

Enis Yılmaz… Sakaryalı… Kimya Mühendisi… Bizim bölüğün efendi ismi. Ancak uykuda hiçte efendi değilmiş. Onunla birlikte aynı koğuşu paylaşanlar onun meşhur horultularını anlatıyorlar. Enis çok kaliteli futbol oynuyor. Sarı saçları, mavi gözleri ile bizim gönlümüzde taht kurdu. Kendisiyle iki haftalık nöbet mesaisi paylaştık. Oldukça güzel anlardı. Ben dinlenirken o gözetlemeyi üstlendi, o dinlenirken de ben… Güzel ve kıymetli anlardı.

Özgün Bozkurt… Kalın ses tonuyla, işlerden kaytarma gayretleriyle tüm dikkatleri üzerine çekti. Uykuyu da çok seven bir isim Özgün… Bir gün önce az uyudu ise ertesi gün az uyuduğu süreyi telafi etmek için güneş bile batmadan kendini yatağa atardı. Bu şekilde uykudan hesap sorardı. Askerliği yata yata bitirdi Özgün Bozkurt…

Okan Ayhan… Bursalı… Askerliği revir ve hastane yollarında geçti. Kendisiyle Kıbrıs’taki ilk günlerimizde bir nöbet kulesindeydik. Çok bunalmış ve bitkin vaziyetteydi. Rahatlatmak için konuşmayı denedim. Ancak hüsranla sonuçlandı. “Okan hocam anlat bakalım nasılsın” dediğimde “Sus, nöbetten sonra konuşalım” çıkışıyla hafızama kazındı. Okan Ayhan, revir ve hastaneye gide gele kendisi için bir ameliyat kararı çıkarmayı başardı. Bu ona 15 gün erken terhisi hediye etti.

Mustafa Ozan Altınışık… İstanbullu… Oda askerlikte yatan, hiçbir iş yapmayan kesimdeydi. Ben kendimi yavaş hareket ediyorum diyordum ancak Ozan’ı gördüğümde kendimi koşan bir tavşana benzettim. Ozan’ın çalışma sistemi inanılmaz hantal işliyor. Koca bir ağacın gövdesini kesmek için el kadar bir testereyi usul usul ağacın gövdesine çalışı hala gözlerimin önünde canlanıyor. Onun o hantallığına ben sinirlenip, isyan etmiştim. Ozan hızlan… Ancak bir şey var. Ozan güzel bir insan.  Hantal ama güzel insan.

Askerlikte ne okudum?

  1. Mutlu Olma Dertli Ol – Ömer Güçlü
  2. Kağnı – Sabahattin Ali
  3. Dava- Franz Kafka
  4. Kuyucuklı Yusuf- Sabahattin Ali
  5. Eyvallah – Hikmet Anıl Öztekin
  6. Kapalı Gişe Yalnızlık – Serkan Özel
  7. Ölü Ozanlar Derneği- N .H. Kleinbaum
  8. Semerkant- Amin Maalouf
  9. İçimizde Bir Yer – Ahmet Altan
  10. Geceyarısı Şarkıları- Ahmet Altan
  11. Mavi Nefte – Murat Arısoy
  12. Uçurtma Avcısı- Khaled Hosseini

Askerlikte ne dinledim?

Askerlikte dinlediğim müziklerin de benim için ayrı bir yeri var. Çünkü her türlü müzik aleti ve radyoların yasak olduğu bir kışlada saklı saklı dinlediğim müzikte, pek çok hisle baş başa kaldım. Önce müziğin önemini kavradım. Sonrada saklı saklı, bir müziğin eşsiz sözlerine kendimi kaptırdım. Şimdi en fazla dinlediğim ve beğendiğim müzik listesini paylaşıyorum;

  • Nurettin Rençber – Bekle Beni
  • Cevdet Bağca- Al ömrümü
  • Onur Akın- Bana bir gül ver
  • Salih Yılmaz- Şelale
  • Sezai Karakoç- Sürgün ülkelerin başkentine
  • Zülfü Livaneli- Güneş topla benim için
  • Ahmet kaya- Şafak Türküsü
  • Karmete – Kara Duman
  • Koray Avcı- Diren
  • Nil Karaibrahimgil- Aşka gel
  • Mabel Matiz – Gel

 

Şu an ne hissediyorum?

Bu suale 15 Şubat’ta askerlik notlarım arasına karaladığım bir ifadeyle cevap vereceğim. “Bir tiyatro sahnesindeki rolüm sona erdi ve ben artık sahneden aşağı inip hayat sahnesindeki yeni oyunu ve yeni rolümü bekliyorum.”

Askerlikten kalma bazı fotoğrafları da burada paylaşsam fena olmaz diye düşünüyorum 🙂

 

 

 

 

Bu yazıya 3 Yorum Yapıldı.

  • Volkan azmaz
    1 Haziran 2016 22:03

    Sana küstüm:( beni nasil unutursun satirlarinda….

  • Musa Kuşçu
    1 Haziran 2016 22:26

    Hoca herşey güzel ve çok güzel heleki ilk pirhana lokman tıraş hocayla kademeye girişiniz o gün unutulmaz ve unutma çarşıdan gelip akşam yemeğine yetişmek için kamuflajın altına spor ayakkabı giyip şınav çektiğini

  • BAKİ DEVECİ
    1 Haziran 2016 23:26

    ASKERLİK ANILARINI BEĞENDİM NAİL.

Bir Yorum Yazın