Afyon’dan Sabahattin Ali mi doğuyor?

Gönderi Zamanı: 4 Kasım 2016 10:18 Okunma Sayısı:756 Kategori: Söyleyişilerim

KIRK PENCERELİ KONAK KİTABI’NIN YAZARI HASAN ERBAY, NAİL AZBAY’IN SORULARINI YANITLADI.

TÜRK Edebiyatı ve Afyonkarahisar yazın dünyası bir eser daha kazandı.

O eserin adı Kırk Pencereli Konak.

Eseri kaleme alan isim ise Hasan Erbay.

Hasan Erbay, esasen hekimlik yapan bir isim.

Ancak hekimlikten önce kalemle tanışmış ve o kalemle yaşadıklarını kâğıda dökmeyi pek sevmiş bir isim. Denizli’nin Güney ilçesine bağlı Cindere isimli bir orman köyünde hayata merhaba demiş, o köyün sokaklarında samimiyetle beslenmiş bir isim.

“Kırk Pencereli Konak” isimli kitabını yayına hazırlayan ve bu hazırlık aşamasında bütün öyküleri defalarca okuyup içselleştiren Sinada Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Hasan Başdemir, kitaptaki öyküler hakkında bana şu yorumda bulundu: “Yeni bir Sabahattin Ali doğuyor”

Esasen kitaba bende yeni başladım. Seksen sayfadan oluşan kitapta birbirinden bağımsız sekiz ayrı öykü bulunuyor. Başladığım kadarıyla kitaptaki öyküler bir hayli etkileyici bir üslupla kaleme alınmış durumda. Bu köşede kitap değerlendirmesi yapmayacağım. Onu kitabı okur iseniz size bırakacağım. Ben bu gün sizi bu kitabın yazarı Hasan Erbay ile tanıştıracağım. Ona “merhaba” deyip bu sohbete konuk olalım. Buyurun;

-Standart bir giriş yapalım. Hasan Erbay kimdir desem bana kendinizi nasıl anlatırsınız?

Bedenen 40’lı yaşlarında, ruhen 60’lı yaşlarında, gönül olarak da 20’li yaşlarında olarak kendimi tanımlıyorum. Denizli’nin bir orman köyünde dünyaya geldim. Uzun yıllar hekimlik yapmış biriyim.

????????????????????????????????????

Hasan Erbay

-Hekimlik ve yazarlık çok farklı bir dünya? Yazarlığa nasıl başladınız?

Aslında benim yazarlığım hekimliğimden daha önceleri başladı. Ortaokul ve lise dönemlerimde çeşitli dergilerde öykülerim yayınlandı. Amatör ruhla yapıyordum bunu. Genel öykülerim kişisel arşivimde yer alıyordu. Ancak 2010 yılında iş değişti. Sağlık Sen’in düzenlediği çok geniş katılımlı bir öykü yarışmasına yazdığım öyküyü gönderdim. Orada benim öyküm birinci oldu. Burada birinci olunca benim öyküye bakışım tekrar canlandı. Ve yazmaya devam ettim. İki kitabı dolduracak öykü arşivimiz oluştu. İlk eserimizde Kırk Pencereli Konak birkaç gün önce yayınlandı.

EVDE EDEBİYATÇIYLA YAŞIYORUM

-Birazda Kırk Pencereli Konak’ın hikâyesini dinleyelim sizden. Bu kitaptaki öyküleri ilk olarak kime okutuyorsunuz? Öykü yazdığınız özel biri var mı?

Ben doğruyu söylemek gerekirse bir kitabımın olacağını hayal etmiyordum. Bu nokta da Sinada’da ki arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Hasan Başdemir’e, Serdar Gülbahar’a ve İbrahim Öz beni bu konuda çok cesaretlendirdi.  Ben öykülerimi eşim için yazıyorum. Eşim, yazdığım öyküye burun kıvırırsa o öykü üzerinde biraz daha çalışmam gerektiğini anlıyorum. Eşim, aslında edebiyat öğretmeni. Eşimin eleştirmenlik boyutu benim açımdan çok önemli. Benim şansım evde bir edebiyatçının olması. Çünkü öykümün hikayesi henüz çok tazeyken değerlendirmesini hemen alabiliyorum. Öykünün içerisindeki duyguyu, ruhu hissetmeniz gerekiyor.  Hissetmeden olmuyor. Ben bazı öykülerimi yazarken gözlerim doluyor. Onu yazarken hissederim. Eğer bir öykü bittiğinde benim gözüm doluyorsa o öykü olmuştur derim.

ÖYKÜLERİN ORTAK PAYDASI: İNSAN

-Bu kitap özellikle neyi anlatıyor? Yani daha doğrusu kaleminizin merkezinde ne var?

Kırk Pencereli Konak’ta özellikle insan hikâyelerini anlatıyor. Esas olan insan. Her öykü insani duyguları ön plana alıyor. Mesele “Demirkazık” başlıklı bir öykümüz var. Bu öykü bir göç hikâyesini anlatıyor. “Kırmızı Gelin” başlıklı bir başka öykümüz var. Oda bir göç hikâyesini anlatıyor. İspanya’dan İzmir’e, Denizli’ye yaşanan bir göçü anlatıyor. Bu öykülerde pek çok his mevcut.

SABAHATTİN ALİ YORUMUNA KATILIYOR MU?

-Sizin için yeni bir “Sabahattin Ali” yorumunda bulunuyorlar. Katılıyor musunuz buna?

Benim haddim değil. Övgüleri ve benzetmeleri şu an için çok erken buluyorum. Sabahattin Ali çok başka bir isim. Ben onun gölgesi bile olamam. Öyle bir iddiam yok. Ben kendi dünyamda kendi üslubumca edebiyat dünyasında yer almaya çalışıyorum.

-Siz iyi bir okur musunuz?

Çok iyi okumam. Bunu açık yüreklilikle ifade edeyim. Akademik ortam bazen sizin edebiyata odaklanmanızı engelliyor. Ben genelde eşimin bana tavsiye ettiklerini okurum. Belli bir süzgeçten geçmiş edebi eserleri okurum. Okuma konusunda kendimi başarılı saymam. Bazen iki güne bir eser bitiririm. Bazen de iki ay o eser benimle birlikte gider gelir ama bir türlü bitiremem. Kendimi iyi bir okur kabul etmiyorum. Çok iyi okurlar var. Onlar okursa, ben bir okur değilim.

-Bundan sonra bir eser çalışmanız olacak mı? Sizden yeni öykülere rastlayacak mıyız?

Ben kendim hekim kökenliyim. Bizim edebiyatımızda hekimlik ve edebiyat alanı biraz eksik kalmıştır. Anton Çehov’un “Doktor Çehov’dan Öyküler” adlı bir eseri vardır. Yeni çalışmam buna benzer bir şey olacak. Oradaki öykülerin biraz daha bizim bu topraklara aktarılmış hali gibi düşünebiliriz bu çalışmayı. Hekim camiasının bunu benimseyeceğini düşünüyorum. Ama bu eserden daha çok şu elimizdeki bu eser önemli. Bu kitap deyim yerindeyse bizim taze bebeğimiz.

EDEBİYAT KALICI OLUYOR

-Peki ya şunu konuşalım. Neden edebiyat… Sizin için edebiyat hayatınızın neresinde yer alıyor… Edebiyat neden önemli?

Bir eser ortaya koymak dil için beklide yapılabilecek en iyi şey. Az önce Sabahattin Ali’den bahsettik. Aradan çok uzun yıllar geçtikten sonra onun eserleri popüler oldu. Kişi bedenen dünyadan ayrılsa bile, o kişinin eseriyle onun etkisi, duygu yoğunluğu kalabiliyor. Akademik makaleler için bu durum böyle olmuyor. Çünkü çok çabuk tüketiliyor. Ancak edebiyatta siz herkese ulaşabiliyorsunuz. Ve daha kalıcı bir eser bırakıyorsunuz. Geçenlerde Necip Torun’un röportajında okumuştum. Şöyle diyordu o röportajda. “Arkadaşlarımızdan bazıları milletvekili, bürokrat oldu. Pek çok sene ülkeye hizmet ettiler. Ama o esnada edebiyatı bıraktılar. Geriye dönüp baktıklarında keşke edebiyata devam etseydik dediler. Oradaki o işleri başkaları da görebilirdi. Bir eser bırakmak bu memleket için daha iyi bir şey. ” diyordu o röportajda. Ben onlara hak verdim. Bence de öyle. Kamusal görevleri önemli görevler fakat onların görevi bittiğinde o iş bitiyor. Ancak edebiyatta eser verdiğiniz için çok daha kalıcı olabiliyorsunuz.

 

Bir Yorum Yazın